Ana içeriğe atla

Modernizmin Aile ve Çocuk Üzerinden Yolculuğu-

Kemal İNAL
İster ekonomik ve siyasi; isterse duygusal, aile içi, özel ilişkiler açısından olsun ve hangi yaklaşımla ele alınırsa alınsın, modern aile/çocukluk kavram ve anlayışının geldiği noktada çok sorunlu bir tablonun oluştuğu yadsınamaz.
Batı'da uzun bir süre modern ve evrensel normlardan biri olarak kabul edilen "çekirdek aile"nin giderek çözülüp yerini çok farklı, "aile olmayan aile anlayışlarına" (tek ebeveyn, tek çocuklu aileler; evlilik akdi olmaksızın çocuk yapıp aynı evde yaşayanlar, eşcinsel evli çiftler vb.) bırakması, tüm muhafazakâr düşünce ve düzenlerin baş tacı ettiği aile kurumunun büyük değişimler geçirdiğini göstermektedir.

Aile yapısında ve anlayışındaki bu değişiklikler, elbette "babalık", "annelik" ve "çocukluk"a ilişkin düşünce ve uygulamalardaki bir değişimi de göstermektedir.

Bu üç kategori içinde belki de en çok, çocukluğun geldiği nokta insanları rahatsız etmektedir, çünkü hala çoğu kültür ve toplumda çocuk(luk), kamu vicdanını en kolay şekilde rahatsız eden yaşam çağı olma özelliğini korumaktadır.

Neil Postman'ın "Çocukluğun Yokoluşu"nda (çeviren Kemal İnal, İmge Kitabevi Yayınları, 1995) belirttiği gibi, artık geleneksel, klasik çocukluk-yetişkinlik kavramlarının birbirine karışarak çocukluğun yok olduğunu haber veren olguların (çocuk oyunları, giyimi ve dilinin kaybolmakta oluşu; Lolita imgeselliğinin gerçeklik kazanması vb.) artması da, sadece ailenin değil, çocukluğun da yıpranma sürecinde olduğunu gösteriyor.

Bu yıpranmaya ilişkin bir yığın örnek verilebilir. Feodal dönemlerde "ekonomik değer"i önde gelen çocukların, modern dönemlerle birlikte duygusal kertede değer kazanması, temelinde "özerk, girişimci ve benlik bilinci en yüksek düzeyde" olan insan (birey) yaratma sürecinin adı olan rasyonel eğitim ile başka alanlardaki mesleki müdahalelerle (eğitim uzmanları, psikologlar, devlet görevlileri, sosyal çalışmacılar, rehber öğretmenler, psikiyatr ve psikanalistler vd.) bağımlı bir çocukluk yaratılmasına yol açmıştır.
Geleneksel ilişkilerin hüküm sürdüğü dönem ve toplumlarda ayak altında gezen, en mahrem görüntülerin içinde yer alabilen, en kısa sürede yetişkin olması beklenip işgücüne dahil edilen çocukların modern dönemlerde masum, savunmasız, yeteneksiz ve yetersiz, korunmaya ve disipline muhtaç oldukları savıyla bağımlılaştırılmaları; özel alan olarak adlandırılan ailenin çeşidi kamusal pratikler (ürün reklamları, özel günler, eğitsel ve kültürel faaliyetler ile piyasanın tüketim kalıplarına çekilme) içinde devletin yarattığı "aile ruhu" ile at başı gitmesi söz konusu olmuştur.

Bourdieu, bu ruhun çeşitli kurma ayinleri (ailenin, birlik halinde, bütünleşmiş, birlikçi, sabit, istikrarlı, bireysel duyguların dalgalanmalarına kayıtsız bir kendilik olarak kurulması) yani muhafazakâr kurumsallaştırılma süreçleri içerdiğinden hareketle, kamusal olanın (devletin düzeni ve onun yeniden muhafazası faaliyetlerinin) özel alan (aile) içinde nasıl da yeniden üretildiğini belirterek özel olanın, "privacy"nin, devletin güvencesiyle var kılındığını açıklar.


Devlet, aile ve çocuklar üzerinden işleyen düzenin yeniden kurulması sürecinde, ailenin toplumsal gerçekliğin dolaysız bir verisi olarak kavranmasından ziyade, onda bu gerçekliğin kuruluşunun bir aracını görmek gerektiğini vurgulayan Bourdieu, bize, ailenin, toplumun temel birimi olmak yerine, devlet (ve de elbette kapitalistleşme süreci) tarafından nasıl araçsallaştırıldığını anlatır gibidir.

Sorun, sadece özel bir alan olarak aile ve çocukların nasıl da sömürü sürecine sokulduğu değil fakat bilim, meslek dünyası ve piyasanın, devletin eşliğiyle kamusallık ya da kamusal alanlar içindeki özel dünyaları "özel olan her şeyin içinde" kişiliksizleştirmesidir; kurumun büyük çelişkiler içine sokulmasıdır. Örneğin, devletin yasaları içinde düzenlenen çeşidi yapay yöntemlerle (sözgelimi taşıyıcı annelik gibi) en doğal ve hoş duyguların (bir kadının bir erkeği sevip onunla sevgiye dayalı cinsel ve toplumsal bir birliktelik içinde çocuk sahibi olması gibi) ortadan kaldırıldığı, ama öte yandan da "törensel" bir annelik kültürünün "anneler günü" gibi özel günlerle yüceltildiği görülmektedir.

Reklamların cinsel aracı, erkeğin ataerkil tahakkümünün kurbanı, devletin yasalarının edilgin konusu ve emek sürecinin sömürülen nesnesi olan kadının tarihi, biraz da ailenin ve çocukların/çocukluğun tarihidir. Gelinen noktada, kadınların ezilmişlikleri arttıkça çocuklar da o oranda bağımlılaştırılmaktadır. O nedenle, anne ve çocukların kaderi ortaktır. Devlet, piyasa ve profesyonellerin ürettikleri annelik ideolojisi, çocukların kırılgan, kusurlu olması ve bağımlılaştırılması anlayışını da beslemektedir.

Devlet, piyasa ve profesyoneller aracılığıyla babalığın, annelik ve çocukluk üzerinde(n) kurduğu üstünlük, aile ve çocukluğun asla kendine dönük, özel, mahrem bir alan olarak kalamayacağını göstermektedir; o nedenle aile ve çocukluk, dolaysız gerçekliğin yeniden ve yeniden kurulduğu araçsallaştırılmış politik-duygusal alanların başında gelmektedir.

Lloyd Mause'un da belirttiği gibi, çocukluğun tarihi, ancak yakın dönemlerde uyanabildiğimiz bir kâbus gibidir. Tarihte geriye gidildikçe, çocukların daha çok öldürüldüğü, terk edildiği, dövüldüğü, sindirildiği ve cinsel tacize uğradığı dönemler görmek mümkün.

Bundan başka, yüzyıllar süren geleneksel çocukluk anlayışı içinde çocukları kötü olarak gören, bu kötülükleri (günahkârlık, terbiyesizlik vb) din, terbiye ve babanın ataerkil otoritesi ile kontrol etmeye çalışan aile ve akrabalık kurumunun, çocuğun (ve elbette kadının) bağımsızlık (bireysellik, benlik bilinci vs) kazanmasının önüne nasıl geçtiğini gösteren sayısız örnek vardır. Ama yeni ve modern zamanların bağımsızlık adına nasıl bağımlılaştırıcı ilişkiler, roller ve durumlar yarattığını görmemek mümkün mü?

Modernleşmecilerin savlarının (bebek ve çocuk ölüm oranlarının azalması, boy ortalamalarının artması, okur yazarlık ve okula devamın artması, işgücü dışına kaçış vs) gelip dayandığı noktanın maddi göstergelerde toplanması, daha ince, yoğun, daha anlamlı diğer süreç ve sonuçların görülmesini elbette engellememelidir. Modernleşmecilerin her olumlu savının içinin ne derece boş olduğunu gösterecek birçok örnek vardır; örneğin, feodal dönemde ve sanayileşme döneminde (hatta günümüzdeki birçok gelişmemiş ülkede) işgücü içinde yoğun olarak yer aldıkları için boş zamanları olmadığı vurgulanan çocukların, günümüzde okul dışında ne de çok eğlence, oyun ve sosyokültürel aktivitelerle geçen serbest zamanlara sahip oldukları söylenirken, elbette örneğin çocukluğun en doğal ifadesi olan oyunun sırf bir eğlence diye değil de, zekâ ve psiko-motor becerileri geliştirici bir modern araca, metaya dönüştürüldüğü görülmek istenmez.

Modern gelişim göstergeleri içinde rakam ve istatistiklere dökülen medeni ilerlemeden bahsedilirken, elbette çoğu çocuğun sınıf, cinsiyet, ırk, dil gibi, içinde yer aldığı toplumsal konumlardan ötürü bu gelişmelerin çoğundan yararlanamadığı anlatılmak istenmez.

Philippe Aries, ortaçağ Batı toplumlarında çocukluğun var olmadığını ileri sürerken, olmayan çocukluğa yönelik bir duygunun, sentiment de l'enfance'ın. olduğunu belirtmişti. Çocukluk bilinci ve çocukluğa yönelik "özel" duygular, modern dönemlerin maliyeti yüksek ürünleridir. Ortaçağlarda aileler, özellikle yoksul olanlar, kiliseye olan güvenlerinden ziyade çaresizliklerinden ötürü, çocuklarını yetiştirme ve eğitim adı altında manastırlara veriyorlardı. Günümüzde manastırın yerini parasız, zorunlu ve eşitlikçi milli okullar; paralı ve "özel" eğitim kurumları aldı.

Bu eğitim kurumları yaz kampları, dini kurslar, dershaneler, bilgi-beceri kursları, bilgisayar ortamları ile destekleniyor; "programlı eğitim", "disiplinli yetişme", "başarıya dayalı yaşam biçimi" özellikle orta sınıf aileleri, dünyayı kolektif değerler içinde kavramayı unutan birer bencillik abidesine çeviriyor; her türlü reklam da aileleri, çocuklarına "en özel" varlıklar olarak davranacak şekilde tüketime kışkırtıyor.


Bu yolu, modernizmin en büyük filozoflarından olan John Locke açmıştır. Locke, çocuğun bir tabıda rasa (boş kâğıt) olarak ele alınıp eğitimle şekillendirilebileceğini öne sürerek, kilise ve püritenizmin çocuğa atfettiği "doğalcı" bakış açısına (çocuk, ilk günahın kirli ürünüdür; yazgısı belirlenmiştir vs) karşı çıkmış; sonra bayrağı Rousseau devralmış, Hıristiyanlığın doğuştan günahkârlık öğretisine doğuştan masumiyet savıyla karşılık vererek çocuğa karşı saygı talep etmiştir.

Olan şuydu: Kapitalizmin iktisadi altyapısı kurulmuş, baba, girişimci olarak toplumdaki aktif yerini sağlamlaştırmış ama anne ve çocukların aile ve akrabalık çevresinde miskin/mistik değerler içinde yaşaması, önemli iki iktisadi gücü, daha doğrusu üretim etmenini atıl bırakmıştı; bu geleneksel ilişkiler kırılmalıydı ve kırıldı. Anne ve çocuklar modern üretim çarkının içine çekildiler; sonra reformizmin gelişimiyle, hiç olmazsa çocuklar, atölyelerden alınıp okullara sokuldular. Atölyede talep edilen "itaat", "dakiklik", "kurallara uyma" gibi değerler okulda "disiplin", "terbiye", "doğruluk" gibi değerlere çevrildi.

Aile kurumu bu süreçte, dışarının değerlerini çoğunlukla destekledi ya da desteklemek zorunda kaldı. Böylece farklı dönemlerde beliren çeşitli aile tipleri (aristokrat, köylü, işçi ve burjuva), değişik baskı tiplerinin özel alanda uygulanmasının örneklerini oluşturdular; ne aile baskıcı kurumlardan özerkleşip eşitlikçi bir yapıya evrilebildi ne de ailenin temel özneleri (baba, anne ve çocuk) bu yapıyı eleştirmeye bir son verdiler. Postmodern durum ve dönemlerde değişik aile anlayışlarının ortaya çıkması evrensel, normatif olduğu iddia edilen burjuva "çekirdek" ailesine yönelik bir eleştiri, hatta reddediş değil midir?



Mark Poster, Eleştirel Aile Kuramı'nda, önsözüne şöyle başlar:Aile bugün eş şiddette saldırıya uğramakta ve savunulmaktadır. Kadınları baskı altında tuttuğu, çocuklara kötü davrandığı, nevrozu yaydığı ve cemaati (community) engellediği için suçlanmaktadır. Ahlakı yücelttiği, suçu önlediği, düzeni koruduğu ve uygarlığı sürekli kıldığı için ise övülmektedir. Evlilikler eskisinden çok fazla yıkılmakta ve çok daha fazla kurulmaktadır. Aile, bir kişinin umarsızca kaçmaya veya özlemle sığınmaya çalıştığı bir yerdir. Bazıları için aile sıkıcıdır, boğucudur ve izinsiz zorla içeri girmiştir; diğerleri için müşfik, şefkatli ve içtendir. Ve böylece ufukta anlaşma işareti olmadan aile ile ilgili tartışmalar bir ileri bir geri sürer gider. (s. 23)

Poster'ın sorunu da, bu tartışmaları derleyip toplayarak eleştirel bir aile kuramı oluşturmaktır. Freud, Reich, Marcuse, Horkheimer, Erikson, Parsons, Lacan, Laing, Bateson gibi düşünürlerin konuya ilişkin katkılarını titizlikle çözümleyerek çok tartışmalı bir düşünce öne sürüyor Poster: Aile teorileri ancak ailenin iç psikolojik mekanizmasıyla açıklanabilir ve temel aile olarak gösterilen burjuva (çekirdek) aile modeli zaman ve mekân bakımından çok sınırlı bir yer işgal ettiği için aile incelemelerinde temel bir model olarak alınamaz. Kuşkusuz, ailenin sadece iç psikolojik mekanizmalarından kalkarak açıklayıcılık düzeyi yüksek bir aile teorisi yaratmak mümkün değil, çünkü aile, sadece yoğun psikolojik süreçlerin yaşandığı mahrem (özel) bir duygu dünyası değildir. Çok çeşitli kültürel değer ve pratiklerin nesnelleştiği ve yeniden üretildiği bir toplu yaşam ortamı, küçük bir çıkarlar dünyası ve kültürel/biyolojik yeniden üretim kurumu, hatta mini bir siyasal evrendir.


Böyle olmakla birlikte, Poster'ın Freud eleştirisi yerindedir. Freud'un bütün gözlemi burjuva çekirdek ailesi üzerineydi ve burjuva ailesinin özelliklerini, Oidipus kompleksini insanlığa özgü doğal, evrensel ve değişmez (yapısal) nitelikler olarak almıştı. Bu elbette etnosantrik, yer ve zaman içindeki çeşitlilikleri atlayan bir bakıştı. Poster'ın Freud'u eleştirdiği temel nokta, belki de şu: Poster, psike yapısının son biçiminin çocukluk çağı boyunca, özellikle de Oidipus kompleksi zamanında şekillendiğini belirten Freud'un aksine, çocukluğun "hiçbir zaman daha geniş bir toplumsal sistemin ürünü ve o sisteme yol açan şekillendirilmiş bir yapıdaki toplumsal bir deneyim" olarak kavramlaştırılmadığını ileri sürer.

Freud'un örnek olay çalışmalarında, psikanalitik tedavi gören hastanın varlığından başlayarak aileye, yani bilinçdışından aileye (bilince) dönüşünü yetersiz gören Poster'a göre, Freud'un dediğinin aksine, "çocuğun annesiyle penisini yitirme kaygısı (anxiety) insan cinselliğinin gelişiminin doğal bir fantezisi değildir, ancak burjuva ailesine tipiktir." (s. 42)

Poster'a göre, Freud'un Oidipus kuramını hiçbir özgül aile ya da toplumsal yapıdan kaynaklanmayan evrensel olgular olarak alması yanlıştır.Claude Levi-Strauss da, Freud'un Oidipus teorisine benzer yaklaşımını, "ensest" kavramı üzerinden tekrarlamaktadır. İkisinin de ortak noktası, aile, akrabalık ve toplumsal örgütlenmenin temeline cinsel güdü ya da yasaklamaları koymasıdır. Ancak, bu "cinsiyet" temelli açıklamalar somut tarihi olgular üzerinde yükselmemektedir. Özellikle Freud'un açıklamaları, Poster'ın yerinde bir vurguyla belirttiği gibi, orta ve üst sınıflarla ilgiliydi: Onun "bireylerinin" hoşnutsuzlukları maddi olarak hayatta kalmak için mücadele eden işçilerinkiler değildi. Ancak buna rağmen açıklaması yetersizdi, (s. 73)
Benzer bir Freudcu bakış açısını sürdüren Lacan, çocukların doğal bir varlık olmaktan kültürel bir insan olmaya geçiş sürecinde yaşadığı psişik deneyimleri (daha doğrusu şoka dayalı süreçleri; anne karnından dışarı atılma, memeden kesme ve babanın çocukta Oidipus kompleksinin oluşmasındaki baskıcı/sosyalleştirici rolü/müdahalesi) ele alması, çocuğun bir kez daha psikanalize konu edilmesine yol açmıştır. Lacan'ın bilinçdışını çözümlemesinde devreye dili sokması (ünlü "bilinçdışı, bir dil gibi yapılanmıştır" formülü) aslında şu bildik, tek faktörlü açıklama geleneğinin bir devamıdır. Freud toplumsal yapıdan önce cinselliğe ve bilinçdışına, Lacan da dile öncelik tanımakta ve bu iki açıklama diğer birçok önemli etmeni atlamaktadır. Poster'ın belirttiği gibi, her ikisi de, psike'yle toplumun oluşumunda yapısal bir genellik arıyorlardı.

Benzer bir yaklaşımı Oidipus kompleksini gerici diye reddederek onun yerine Marksist altyapının bir parçası olarak gördükleri toplumsal niteliği haiz "arzu"yu koyan Deleuze ve Guattari, bütün meselenin, arzunun kapitalist sistem tarafından bastırılmasında olduğunu söylerler. Bu iki filozofun yaptığı, yeniden üretim sürecinde bir bakıma sınıfın yerine arzuyu yerleştirmektir.
Poster, burjuva ailesinin iç yapısının (ebeveynlerin çocukları üzerinde otorite, şevkat ve sevecenlik konusunda rol modeli olması vb) yarattığı nevrozların başka ailelerde görünmediğini vurgular. Burjuva ailesinde doruğa çıkan cinselliğin kısıtlanması, tuvalet ve hijyen konusundaki katı eğitim, kısıtlama ve katı kurallar vb örneğin aristokratik ailelerde görülmemiş. Aristokratik aile sosyal hiyerarşinin kabul edilmesi ve uygulanmasını öne çıkarırken, köylü ailesinde, burjuva ailesinin tersine, ne çocuğa yönelik özel ve romantik bir ilgi belirmiş ne de yoğun bir psikolojik dünya ortaya çıkmıştır. Köylü ve işçi ailelerinin çocukları sokakta ya da doğanın bağrında oyun oynamak gibi özgürce kendilerini ifade edebilmek açısından önemli avantajlara sahip olurken aynı zamanda, dışarının birçok insanlıkdışı uygulaması (atölye ve tarlalarda çalışma, dilencilik, sahipsizlik vb) yüzünden dezavantajlı durumda olmuşlardır.

Poster'ın amacı, bu dört aile tipinin doğal ve evrensel olmadığını ve etnosantrik değerlendirmelerin yetersiz olduğunu göstermektir. Poster'ın niyeti Marx, Weber ve Durkheim gibi düşünürlerin yaptıklarının aksine, ailedeki kuşaklar ve cinsiyetler arasındaki çatışmaların sınıf, ırk ve din çatışmalarına benzer biçimde ele alınması, kavranması gerektiğini belirtmektir; ona göre, kadın ve çocukların aile içerisinde egemenlik altına alınma sürecinin henüz yazılmamış zengin bir tarihi vardır. Bu tarih, toplumlara göre çok büyük değişiklikler gösterebilir ama değişmeyen, ailenin toplum içindeki yeridir: Özetle, aile içselleştirilmiş yaş ve cinsiyet hiyerarşilerinin psikolojik bir örüntüsünü meydana getirirken, aynı zamanda daha geniş toplumsal kurumlara katılmaktadır, (s. 191)

Toplumsal kurumlar, ailenin yapılanmasında çoğu zaman empoze etmeye dayalı ilişkiler geliştirdiler. Poster, bunu burjuvazinin bir sınıf olarak aileye olan etkisi bağlamında şöyle açıklar: Burjuvazi çocukları yeniden değerlendirdi, onlar da anne babaları için önemli varlıklar haline geldiler. Yeni bir yakınlık ve duygusal derinlik seviyesi bu sınıfın anne babalarıyla çocukları arasındaki ilişkileri tanımladı. Bu yeni annelik sevgisi şeklinin kadınlar için doğal olduğu düşünüldü. Kadınlar yalnızca çocuklarının varkalımına yönelmediler, onları toplumda saygın bir yer kazanmaları için eğittiler. Bunun ötesinde, kendileriyle çocuklar arasında öyle derin bir bağ yaratmaya teşvik edildiler ki, çocuğun içsel yaşamı ahlaki bir mükemmellikte biçimlenebilecekti. (s. 200)Sonuçta da, kapitalistleşmenin ileri aşamalarında ev (yuva), muhafazakâr dünyalara sokulurken kadınlar eve, çocuklar annelik ideolojisine kapatıldılar. Kadını evin ve çocukların bakımına kapatan süreçler, babaların, aile içi ve toplumsal cinsel hiyerarşinin yeniden üretilmesinin sonucu olarak, egemen otoritelerin ileri "çağdaş" temsilcileri olmalarını kolaylaştırdı.

Kamusal mekânları akılla, özel alanı duyguyla özdeşleştiren kapitalist süreçler aileyi bir yandan genel toplumsal ve ekonomik süreçlerden yalıtmaya çalışmış, öte yandan da toplumsal gerçekliğin aile içinde yeniden üretimini tesis etmeye çalışmıştır. Egemen sınıfların çıkarları aile içinde öncelikle kadın ve çocukların bağımlılaştırılmalarıyla sağlanmıştır: Düzene bağımlılık, cinsiyet ve yaşa dayak hiyerarşilere bağımlılık vs...


O halde mesele, burjuva ailesinin medya, piyasa ve devlet tarafından bir norm olarak lanse, hatta empoze edilmesini reddetmektir. Bu aile tipi baskıcı, rekabetçi, sahibiyetçi, yalıtıcı ve boğucu vb özelliklerinden ötürü demokratik değildir.Bu aile tipinin yarattığı çağdaş örneklerin ne tür ebeveynler ve çocuklar yarattığını ele alan Fransız psikanalist Catherine Mathelin, Freud'a "Ne Yaptık da Çocuklarımız Böyle Oldu?" adlı kitabında, yapay bir mutluluk arayışı içinde olan iki kurgusal modern ailenin ailevi sorunlarının (kıskançlık, otorite, boşanma, üvey ana ya da baba ile ilişkiler, tek başına çocuk büyütmenin sorunları, ergenlik gibi) kaynağını sorgular. Mathelin, kitabının sorununu daha en başından ortaya koyar: Aile, cinsellik, kuşak vb kaynaklı sorunların baş sorumlusu, ana babalardır. O nedenle, kitabının alt başlığı Ana Babalara Notlar'dır. Ona göre, eskiden psikanaliz "adam gibi" yapılırdı. Oysa şimdi, modernitenin etkisiyle görünümü değişti; yani sorunlu ana babalara hap dağıtan, etkisi anında hissedilecek ilaçlar yazan bir çaresizin kılavuzuna dönüştü. Ona göre ana babalar, birer ana ya da baba olacaklarına, bu iki statünün rol gereklerini yerine getireceklerine, uzmanlardan "doğru yapma"nın ne olduğunu öğrenmeye çalışan hızlı tüketiciler oldular.

Mathelin'e göre, Freud'un düşüncesi çarpıtıldı: Psikanalize ihanet etmenin en kötü biçimi, bilinçdışını inkâr etmeye yeltenmektir. Özel sorunlara hazırlop çözümler sunmak, her vaka özel olduğu halde genellemeler yapmak bilinçdışının varlığını inkâr etmek demektir, (s. 10)Bu nedenle, psikanalistlerin ana babalara basmakalıp önerilerde bulunmamaları; ana babaların çocuğa bakış açılarını değiştirmelerinde yardımcı olmaları gerektiğini belirten Mathelin, ana babalara elkitapları aracılığıyla hazır kalıplar önerilmesinin, onların gerçek sözler söylemelerine engel olacağını belirtir. Aslında Mathelin de, diğer birçok elkitabı gibi, aile içindeki sorunlara (kıskançlık, şiddet, cezalandırma, örnek alma, yetiştirme, üvey baba ya da ana) kalıp çözümler önermektedir.


Tipik bir Freudcu olarak aileyi "duygu dolaşımının yoğun olduğu, çatışmaların en yoğun yaşandığı alan, bilinçdışı hayatın yaşandığı sahne" olarak ele alan Mathelin, aile içi çeşitli sorunları psikolojinin dışına çıkaramadığı, başka bağlamlarda düşünemediği için çözüm(leme)lerinde dardır. Bu darlık, zaman zaman yazar nezdinde dikteye kadar varmaktadır.
Mathelin'in yukarıdan hazır çözümler öneren yaklaşımı bir başka kitap ve yazarda doruğa çıkar. William Martin'in Modern Ailelere Bilgece Öğütler'i, nasıl özgüven sahibi, girişken, doğru ve dürüst, yaratıcı vb çocuk yetiştirilebileceğinin, yani bilge ana baba olunabileceğinin yanıtlarının kısa, özlü ve bilgece şiirler biçiminde işlendiği modern dönem naif romantizminin bir örneği. Deyim yerindeyse, diğer psikolojik, kültürel ve tıbbi elkitaplarından farkı, tam bir romantik-felsefi "hap kitap" olması. Öyle ki insan, kitabı okuyup bitirdiğinde zihninde bir ilacın verdiği tatlı uyuşukluğu hissediyor. Martin'in kitabında "yok" yok; hemen her konu işlenmiş: yaşamın anlamı, mutluluk, doyum, huzur, başan(sızlık), varoluş, bilinç, doğal erdemler, dürüstlük, merak, mükemmeliyet, doğru davranış, ödül ve ceza, çocuğun öğreneceği dersler, maneviyat... Yazar, ana babalar, çocuklarıyla yaşadıkları sorunları çözümlemek için felsefi bir yaşam yolculuğuna, daha doğrusu bir iç düşünme sürecine çağırarak olumlu değerler (denge, hoşgörü, sevgi, verici olmak, erdem gibi) yaratmayı bir çözüm olarak görüyor; insani iyimserliği bir yöntem olarak görüp iç dünyaları ahlaki ve felsefi bir özdüşünüşle çözümlemeye çağıran yazar, tam bir iyi niyet filozofu, Uzakdoğu mistiği. Kimi kitaplar modern dönem çocukluğun ailede, daha doğrusu ana babada yarattığı sorunları psikolojik, psikiyatrik, psikanalitik tedavilerle iyileştirecek formüller sunarken, Martin'in kitabı, naif ve romantik bir bakış açısıyla yüzeysel bir felsefi ilaç olarak belirmektedir. Alabildiğine soyut, mistik ve gerçekdışı bir bakış açısıyla, değişik konuları çocuklar yararına ele alır gibi görünen, oysa zaman-mekân boyutlarının dışında kalan modern bir ahlakiyatçılık örneğiyle karşı karşıyayız. Çocukların deneyimlerini, yeteneklerini ve beklentilerini mutlak bir iyimserlik felsefesinin sularına daldırıp daldırıp çıkaran yazar, habire ana babalara neler yapmaları gerektiğini söyler: Yüzeysel istekleri değil, derin coşkuları teşvik edin -hırstan değil, sabırdan övgüyle söz edin- başarı maskesi takmış, amaçtan saptıran, dikkat dağıtan curcunadan içsel seslerini ayırt etmeyi öğrensinler, (s. 5)Bulaşıcıdır mutluluk sanatı, ve onu sizden öğrenirler, (s. 6)Ya da Göreviniz, yaşamın sunduğu harikulade nimetleri, kucaklamalarına yardımcı olmaktır, (s. 7)
Martin'in kitabı, bize mutlak bir hoşgörü öneriyor; pasifist, iyimser ve alabildiğine mistik; pedagojik diktelerle dolu modern zamanlar ailesine ve çocukluğuna dair bir vakayiname; gerçekliğin zaman ve mekân boyutlarını neredeyse hiç hesaba katmayan bir eğitsel piyasa işi. Zaman zaman çocuk ile Tanrı arasında ilişki kuran ("Çocuklar, Tanrı sevgisiyle doğar", "Çocuklarınız doğuştan erdemlidir") zaman zaman da gerçeklerle yüzleşmeye çağıran Martin'in tutumu ikirciklidir; Rousseau'cu doğal çocukluk anlayışında olduğu gibi, bir yandan çocukta mutlak ve doğuştan germiş erdemler bulur ve ana babaları bu erdemleri değerlendirmeye, daha doğrusu eğitimle ortaya çıkarmaya çağırır, öte yandan da bu erdemleri boşlayıp ana babacı eğitimden mucizeler bekler. İyilikçi ve iyi niyetçi bir ana babacılık ile çocukların sorunlarının anlaşılabileceği ve çözülebileceğine inanan Martin, ne kapitalizmin ve modernliğin yarattığı devasa çocukluk sorunlarını görür ne de bu sorunlara yönelik çözümleri tartışır; amaç, hafif bir felsefi edayla ana babalara bilgece öğütler vererek bilge ebeveynler yaratmaktır. Yoksulluk, dayak, sınıf ve cinsiyet farkı, aşırı programlı eğitim, ensest, cinsel sömürü, reklam ve tüketim nesnesi, çıraklık, sokakta yaşama ve çalışma, soykırım gibi birçok sorunun hırpaladığı çocuklar mercek altına alınmadan konuya girildiğinde sonuç, boş bir öğreti aşılamayla sınırlı kalmaktadır. Yazarın tutumu, 19. yüzyıl ütopik sosyalistlerinkine benziyor: Hümanizme, insani iyiliğe, hayırseverliğe çağrı. Çocukları dindar kılmaya yönelik elkitaplarından farkı, Martin'in, Tanrı ve dini değerler yerine, romantize ettiği modern değerleri işlemesidir.

Nida Nevre Savcılıoğlu'nun Çocuk ve Sanat'ı, çeşitli meslekten ünlü ya da ünsüz kişilerin çocukluğa, çocuklarına ya da çocuklarla ilgili deneyimlerine yer veren yerli işi bir yapıt; bir "sözlü tarih" çalışması. Ancak çok anlamlı, örnekleri artması gereken bir yapıt, zira Türkiye'de biyografi yazma geleneği iyice yerleşmemiş olduğundan ünlülerin çocukluk deneyimlerini öğrenme şansımız pek olmuyor; herkes yüzeysel bir çocukluk nostaljisini yeğlemekte, kendi çocukluk dönemini ayrıntılı olarak betimlemek yerine özlem yüklü geçmişi yâd etmekle yetinmektedir. Halbuki, çocukluk deneyimleri sosyal tarihçiler için çok önemlidir. Türkiye'de hâlâ kapsamlı bir yerli çocukluk tarihinin yazılmamasının bir nedeni budur belki de.
Kitapta Mario Levi çocukluğunda okuduğu hikâyeleri ve okuma serüvenini, Giovanni Scognamillo klasikleşmiş çocuk masalları ile günümüz çocukluğunun edebiyat deneyimini; Celâl Üster Küçük Prens'i geç yaşlarında okumasına rağmen kitabın bilincinde yarattığı etkileri; Ülkü Tamer sinemada yaşanan çocukluk deneyimini; Sevin Okyay Bambi'den Harry Potter'a, çocukların değişen kahramanlarını; Feride Çiçekoğlu, yazdığı ve daha sonra filmi de çekilen Uçurtmayı Vurmasınlar yapıtına ilişkin düşüncelerini; Kamil Fırat fotoğraf albümlerindeki çocukluğu; Nazlı Ökten arabesk müziğimizdeki "küçük" şarkıcılar ve Küçük Emrah örneğini; İbrahim Betil dünyanın dört bir yanından topladığı ninnilerin anlam, önem ve durumunu; Ahmet Say, çocuk ve müzik eğitimini; Deniz Durukan Türkiye'de rock müzisyenlerinin yaşadıkları mutsuz çocukluk deneyimini; Bedri Baykam "Harika Çocuk" deneyiminin nasıl şekillendiğini; Denizhan Özer çocuk ve sanat müzesi olgusunu; Ata Ünal çocuk tiyatrosunu; Özlem Hemiş Öztürk de çocuğun bir seyirci olarak portresini ele almışlar. Aylin Güngör'ün Fazıl Say ile yaptığı, müziğin çocukta yarattığı değişimler ve sanatçının çocuklara yönelik müzik çalışmalarının değerlendirildiği bir söyleşi de yer alıyor.
Bu kısa yazılar sanat alanıyla sınırlı; ama iyi niyetli bir çalışmanın ürünü. Türkiye'de çocukluğun ne zengin deneyimler içerdiğini anlatan bir yapıt bu.Betül Altıntaş, Mendile, Simite, Boyaya, Çöpe...
Ankara Sokaklarında Çalışan Çocuklar adlı kitabında, kapitalizmle birlikte, kentleşme ve göç süreçlerinin sonucunda ortaya çıkan yoksulluğun sonuçlarından biri olarak Ankara cadde ve sokaklarında çalışan, marjinal-enformel sektörün küçük işçilerini ele almış. Altıntaş, çok sayıda çocukla (hatta bazılarının aileleriyle de) bire bir görüşmeler yaparak, bu görüşmeleri kasete kaydedip çözümleyerek, çocukların günlük iş deneyimlerini onlarla birlikte saatlerce ve çok farklı mekânlarda izleyerek anlamlı ve kayda değer bir alan çalışması üzerine kurduğu kitabında, çalışan çocuklar üzerine çok farklı ülkelerdeki literatürden örnekler vererek Türkiye ile diğer dünya örneklerinin benzerliğini tek bir ortak paydada özetlemiş: Yoksulluk, çocukları sokaklarda çalışmaya itiyor ama sorunun çocukluğu hırpalayan başka boyudan da var: Sokakta çalışan ve sokakta yaşayan çocuklar sorunu, yalnızca çok sayıda çocuğun yasadışı çalışması, toplumsal çerçevenin ve toplum kurumlarının dışında kalmaları nedeniyle değil, yaptıkları işlerin ve sokakta bulunma koşullarının çoğu zaman ihmal, istismar ve sömürüye dayalı olması nedeniyle değerlendirilmesi gereken karmaşık bir sorundur. Çocuklar, toplumsal, politik, ekonomik ve kültürel nedenlerle çalıştırılmakta ya da sokağa mecbur kılınmaktadırlar, (s. 13)Kentsel yoksulluk, aile istismarı, kentleşme ve göç hareketleri; çocukları sokakta yaşamaya ve çalışmaya iten etmenler. Bunlar biliniyordu ama Türkiye'de metropollerde, sokakta çalışan çocukların çalışma nedenleri, sosyo-demografik özellikleri, aile yapıları, çalışma koşulları ve karşılaştıkları riskler vb çok da açık değildi.
Altıntaş, mendil ve simit satan, ayakkabı boyayan, çöp toplayan çocukların deneyimlerini kendi ağızlarından anlatarak katılımlı gözlemin iyi bir örneğini vermiş. Son yirmi yılda neoliberal politikaların yarattığı yoksulluk, işsizlik ve göç gibi süreçlerin köylü aileleri nasıl da metropollerin çeperlerine, gecekondu hayatına, yoksulluk ceplerine fırlattığının izini sürmenin belki de en anlamlı yolu, beka stratejileri içinde ilk göze çarpan çocukların enformel-marjinal sektör içine itilmesinin öyküsünü yazmaktı. Sosyal hizmet uzmanı olan Altıntaş, bu öyküyü yazmış ve sorunun yerli sosyal hizmet anlayışıyla çözülemeyeceğini ileri sürmüş. Kitle iletişim araçlarında gerçek içeriğinden farklı bir boyutta ele alınarak ahlaki bir konuya indirgenen çalışan çocuklar olgusunun vicdan meselesi olmadığının kanıtı, bu olgunun bilimsel olarak ele alınmasıdır. Yazar, bu bilimsel tutumu çocukların kırılgan dünya ve kişiliklerini incitmeden ama samimi bir şekilde anlayarak örneklemiş.İrdelenen bu beş yapıt, romantizmin mistik çocuk anlayışının (cennetten gelen haberci, melek huylu minik, doğaüstü varlık vb) aşılmasına neden olan modern çocukluk anlayışının ve de elbette oluşan çekirdek aile modelinin farklı dönem ve ortamlarda nesnel gerçeklerin değişimlerine nasıl da maruz kaldığının kanıtı olarak okunabilir; mutlak, değişmeyen ya da doğal ne bir aile yapısı ne de bir çocuk(luk) anlayışı mevcuttur. Aile ve çocuğa duyarlılığın simgesi, kırılganlığın öznesi, saflığın ve temizliğin timsali olarak bakan teori ve ideolojilerle kurulan köprülerin altından kuşkusuz çok sular aktı ama hâlâ aile ve çocukluk, farklı politika ve uygulamaların içinde kullanılan kurumlar olmaya devam etmekte, anneler ve çocuklar çok çeşitli şekillerde sömürülmeye devam etmektedir. "Akıllı küçük", "Lolita", "minik girişimci" gibi imgesel ürünlerin gerçekliğe dönüşmesi için sürekli bir medya bombardımanı altında yaşayan ana babalara çocukları için gösterilen çıkış yolları, hep bireysel değerlere dayalı yaşam modellerini içermektedir. Ninnilerin bile anne sıcaklığı ve ağzıyla değil de, CD ya da kasetlerden kumanda edilerek bebek ve çocuklara aktarılması, kaybolan bir şeyleri anlatmaktadır bize. İrdelenen beş çalışma, biraz da aile ve çocukluğun hangi noktalara geldiğinin düşünülmesi açısından anlamlı. " (BB)*
Betül Altıntaş; Mendile, Simite, Boyaya, Çöpe... Ankara Sokaklarında Çalışan Çocuklar; İletişim Yayınları, 2003, 256 s.
* Ed. Nida Nevra Savcılıoğlu; Çocuk ve Sanat; Okuyan Us Yayın, 2003, 112 s.*
William Martin; Modern Ailelere Bilgece Öğütler; çev. Burcu Gezek Harbert, Boyner Yayınları, 2003, 150 s.
* Catherine Mathelin; Freud'a Ne Yaptıkda Çocuklarımız Böyle Oldu? Ana Babalara Notlar; çev. Ela Güntekin, Kitap Yayınevi, 2003, 144 s.
* Mark Poster; Eleştirel Aile Kuramı; çev. Hüseyin Tapınç, Ayrıntı Yayınları, 1989, 235 s.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Paulo Freire: Yaşamı, Eğitim Felsefesi Ve Uygulaması Üzerine Prof. Dr. Serap Ayhan

Paulo Freire: Yaşamı, Eğitim Felsefesi Ve Uygulaması ÜzerineProf. Dr. Serap AyhanÜnlü Brezilyalı eğitimci Paulo Freire'in, son 30-35 yıl içinde, yetişkin eğitimi alanında dünya çapında önemli bir isim olduğunda kuşku yok. Yetişkin eğitimi yazınında, Freire'in eğitim düşüncesine ve adı ile anılan yöntemine ayrı bir başlık altında ya da tüm metnin satır aralarında olsun yapılan bir gönderme, yorum ya da ondan getirilen bir katkı ile karşılaşmamak olanaksız. Paulo Freire, eğitim dünyasında daha çok radikal bir eğitimci olarak tanınmakla birlikte, onun farklı felsefi duruşlardaki ve siyasal görüşlerdeki tüm eğitimcilerin ve okurların ilgisini çektiği açıktır. Bunun nedenlerinden biri, kanımca en azından, genelde eğitimin ve özelde yetişkin eğitiminin felsefi ve psikolojik temelleri üzerinde bir yeniden-düşünmeyi harekete geçirmesi ve insanların kendi öğrenme-öğretme eylemlerini sorgulamalarını uyarmasıdır. Gerçekte, Torres'in belirttiği gibi, "Pedagojide bugün neden Freir…

Eleştirel Pedagojinin Vaadi / Henry A. Giroux

Eleştirel pedagoji, etik bir referanstır ve eğitimcilere, ailelere, öğrencilere ve diğerlerine, öğretmenin master testlerine ya da düşük düzeyli iş becerileri edinmeye  indirgenmediği, aklın, anlamanın, diyaloğun ve eleştirel sorumluluğun tüm öğretim üyeleri ve öğrenciler açısından ulaşılabilir olduğu bir yer olarak, demokratik bir kamusal olarak kamusal eğitimi yeniden kazanmaları için bir eylem çağrısıdır. Kamusal eğitim, bu anlamda, muhakeme özerkliğinin ve eylem özgürlüğünün eşitlik, özgürlük, adalet gibi demokratik gerekliliklerle biçimlendiği koşulları korumak ve genişletmek için sürekli bir mücadele alanıdır. (Kalkedon Yayınları, 2008)

"Alternatif Eğitim Modelleri" - Dr. Bülent Akdağ

Alternatif eğitimin, mevcut eğitime karşı çıkışı dile getirmekten öte bir paradigmayı işaret ettiğini ve kavramın bir insan felsefesi ile ilintisini belirtmeden, alternatif eğitim paradigması çerçevesinde karakterize olan modellerin ortaya çıkışlarını, uygulama süreçlerini ve yapısal dönüşümlerini anlamak olası değildir. Eğitimde “insanı görme biçimi” her toplumsal dönemde kavramın anahtarını veriyor. İnsan doğasının ne olduğuna ilişkin sahip olunan tutumlar, kaygılar, tasarılar ve ütopyalar ile eğitimin işleyen yapısı içinde oluşan problemlerin tıkanma noktaları alternatif eğitim tarihinin izdüşümünü oluşturmaktadır. Kimi kez radikal ve anarşist söylemlerle kimi kez kendiliğinden ve farkındalıksız adımlarla kazanılan ivme, özünde, insan doğasına “iyimser” bakışın heyecanıyla sarfedilen bir çabanın sonucudur. Şurası bir gerçektir ki, alternatif eğitim modelleri olarak karşımıza çıkan paradigmanın, henüz bir paradigma olmadığı dahi iddia edilebilir. Diğer taraftan uygulama fırsatı bulm…