Ana içeriğe atla

Apple ile eğitim üzerine…

10 March 2006
Otonom: Söyleşimize geçenlerde yaşadığımız bir deneyimi sizinle paylaşarak başlamak istiyoruz. Bir hafta önce, hatta tam da sizin konferansınızın olduğu salonda, katılımcıları arasında OECD, IMF, Dünya Bankası, Bologna sürecinden temsilcilerin yanı sıra, Türkiye’den üniversite rektörleri, YÖK ve sermayenin temsilcisi TÜSİAD’ın da bulunduğu “Üniversiteler ve Yönetişim” üzerine bir toplantı düzenlendi. Onların gündemi de eğitimdi; içeride eğitim ve piyasa işbirliğinin nasıl sağlanabileceğini tartışıyorlardı. Aslında 1980′li yıllardan beri hem üniversite hem de genel olarak eğitimin sermaye ve piyasa ilişkileri ile daha uyumlu hale getirilmesi söz konusu. İlk başlarda bu durum, sol kesimlerce özelleştirme temelinde analiz edildi. Ancak zaman içinde görüldü ki, söz konusu durum kamu sektöründen özel sektöre doğru bir geçişten daha fazlasını içeriyor. Örneğin Boğaziçi Üniversitesi’nin devlet üniversitesi olması, burasının ticari bir yer olmadığı anlamına gelmiyor. Eğitim ve dolayısıyla tüm sosyal ilişkiler ticarileşmiş durumda. Öğrenciyle öğrenci, öğrenciyle öğretmen, öğretmenle öğretmen ve diğer çalışanlar arasındaki ilişkiler tamamen neo-liberal kapitalist sistemin belirlenimleri altında şekilleniyor. Siz bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? Özelleştirme mi yoksa daha geniş bir ticarileşme perspektifi ile mi ele almak gerekir bu alanda yaşananları? Biz Türkiye’deki durumu az çok biliyoruz; ancak Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa ve dünyanın diğer kesimlerinde süreç nasıl?

M. Apple: Kesinlikle tanımlamanızın çok doğru olduğunu itiraf etmeliyim. Sadece Türkiye’de değil, Amerika, İngiltere, Avustralya, Yeni Zelanda ve hatta artan şekilde Kore ve Japonya gibi yerlerdeki süreç bu tarife uyuyor. Yani bu dünya genelinde yaşanan bir olgu. Sadece özel kurumlarda değil, kamusal devlet kurumlarında da bu durumun geçerli olduğunu söylerken çok haklısınız. Bu sadece ekonomik bir mesele değil, sağduyuyu ve algılayışı değiştirmeye yönelik bir çaba. Amaç kimlikleri değiştirmek, hem özel sektördeki işçilerin hem de kamu sektöründekilerin. Öyle ki, artık kimse eğitim, kurtuluş ya da etik bir değere hizmet eden bir projeye kendini adamasın diye. Hizmet, iş ve bilgi ürettiğinizi görüyorsunuz, biliyorsunuz, bilgi temelli ekonomi vs. Aslında bu ikili bir proje. Bunlardan biri özelleştirme; okulların ve üniversitelerin daha verimli ve etkin kılınması gerektiğini söylemek, biliyoruz ki ideolojik bir çaba. Bize söylenen şu: Verim alınamayan okullara kara delik gibi para dökmekten vazgeçmeliyiz… Öğretmenlerin, akademik ve idari personelin kızgın rekabet çölünde kendi ayakları üstünde durmalarını teşvik etmeliyiz… Devletin toplumsal ihtiyaçlara yanıt vermesini ancak rekabet sağlayabilir.’ Ne var ki, toplumsal ihtiyaçların ne olduğu da kamusal ve toplumsal olanın yeniden tanımlanması ile belirlenir durumda. Kamusal alan artık genel toplum olarak tanımlanmıyor; kamu, iş dünyası ile eş anlamlı hale geldi. Yani sivil toplum iş dünyası ve ekonomik ihtiyaçlara indirgenmiş, devletin görevi ise bu ihtiyaçlara hizmet etmek olarak tanımlanmış durumda. İnsanların kendilerini rahat hissettikleri dil, anlamı değiştirilerek kullanılır. Yani örneğin, artık insanlar demokratik eğitim dendiğinde kolektif bir yarar değil, bireysel bir faydaya hizmet eden bir eğitimi anlar hale geliyorlar. Bunu söylemesi kolay, ama gündelik hayat içinde yaşanarak anlaşıldığında çok acı veren bir süreç. Şimdi, örneğin, Amerika Birleşik Devletleri’nde bu süreç çok basit bir şekilde şöyle yaşandı: Sermaye greve gitti ve dedi ki : Bu şişmiş devlet kurumları için vergi falan ödemeyeceğiz. Ve gitgide kamu üniversiteleri eğitime devam edebilmek ve bütçe açıklarını kapayabilmek için devlete değil, fon sağlayabilecek özel kurumlara, şirketlere yüzlerini dönmeye başladılar. Dolayısıyla, burada anlamamız gereken bir şey var ki, o da insanların iyi niyetlerle bile olsa, yani aslında kimlikleri değişmemiş bile olsa sermayenin, piyasanın dayatmalarına uymak durumunda kalmaları. Bu öyle bir durum yaratıyor ki, iyi bir şeyler yapsanız bile, bu işin bir parçası olmak dışında başka seçeneğiniz kalmıyor. Kanımca, yaşanan bir başka şey de, eğitimin ne için olduğu konusundaki büyük dönüşüm. Eğitimin tanımında kökten bir dönüşüm yaşanıyor. Eğitim, iş ve meta üretimine indirgenmiş durumda. Farklı ülkelerde yaşanan farklı deneyimlerden biraz bahsedeyim. Örneğin, Japonya’da her zaman eğitim üzerinde güçlü bir devlet kontrolü olagelmiştir: Müfredat, merkezi olarak milli eğitim bakanlığınca belirlenir, sınavlar merkezidir, öğretmenler sadece bakanlıkça onaylanmış kitapları kullanabilirler. Aslında buraya oldukça benzer bir işleyiş. Japonya’da özelleştirmenin yerleşmesinde, devletin eğitime bu denli müdahale etmesine kızan ailelerin rolü büyük olmuştur. Kimi  'ilerici' kişiler, baskıcı olan devleti daha esnek olmaya zorladığı ve devlet müdahalesini azalttığı için, özelleştirme ve ticarileşmeyi savunabiliyorlar. Elbette ben buna katılmıyorum; ancak burada anlatmak istediğim, insanların ulaşabildikleri araçları kullandıkları. Çok sıkı devlet denetiminin ve ihtiyaçlara doğru düzgün cevap veremeyen bir bürokrasinin olduğu Japonya’da, özelleştirme meselesi bürokrasiye saldırı olarak kullanıldı. Burada vurgulamak istediğim şey şu: İnsanların eğitimin bir meta olmasına ikna olmalarının nedeni, kukla olmaları falan değil. Yani aptal oldukları için böyle düşünüyor değiller. Her şeyde makul bir yön vardır; okullar bu ülkede ve diğer başka ülkelerde korkunç derecede bürokratiktir. Dolayısıyla, kimi zaman insanlar özelleştirme ve ticarileşme söylemi içinden bir dil kullandıklarında, aslında gerçek problemleriyle baş etmenin yollarını da arıyor olabilirler. Yani, 'Amma dehşet verici şeyler yaşanıyor. Eğitim özelleşiyor, ticarileşiyor, korkunç değişiklikler yaşanıyor.' diye feryat ederken, geçmişi ve şimdiyi romantikleştirme tehlikesiyle karşı karşıyayız. Bunu asla yapmamak lazım. Eğitim zaten sınıfsal tabakalara ayrılmış durumdadır; ve varolduğu şekliyle toplumda korkunç bölünmeler yaratır. Çoğu insan bir şeylerin değişmesi gerektiğini biliyor. Soru, biz bu değişimlerin yasını tutarken, eskiden olan her şeyi savunalım ve geri isteyelim mi diyeceğiz. Asıl soru bu. Ve burada da çok ciddi tehlikeler var.

Otonom: Sizinle konuşmak istediğimiz bir konu da, aslında dünkü konferansınızda bir kurum olarak eğitimden bahsederken biraz tartışılmıştı. Bu yeni neo-liberal süreçte de gördüğümüz gibi, eğitim herkesi özneleştiren bir rol oynuyor, yani hem negatif hem de pozitif anlamda, yani hem tabi kılıyor hem de onu yeniden üreten öznesi yapıyor.
Apple: Bu 'özne' kelimesinin ikili anlamı.
Otonom: Evet, Türkçe’de kelime bu iki anlamı vermiyor aslında. Eğitim sürecinin bu ikili yönünden yola çıkarak, sizce eğitim bir özgürleşme projesinin bir parçası olabilir mi? Biliyorsunuz, sistemin işleyişinde önemli ayaklardan birinin eğitim olduğu ve dolayısıyla reddedilmesi gerektiği yönünde bir tartışma var.
Apple: Sanırım bu argüman bazı şeyleri göz ardı ediyor. Eğitim sadece bir yenilgi değil, bir yanıyla da bir zaferdir. Size kendi hayatımdan bir örnek vereyim. Oldukça yoksul bir çevrede büyüdüm. Bir hayli radikal ama yoksul bir aileden geliyorum. Bazen tüm hafta boyunca patates dışında yiyecek hiçbir şeyimizin olmadığı zamanlar olurdu. Bizim için saygınlık mücadelesi önemliydi. Eğitim hakkı mücadelesi, yani devletin ilköğretim, ortaöğretim ve sonra da yükseköğretim sunması bizim gibiler için büyük bir zaferdi. Bizden esirgenen bir şeyi elde etmek zaferdi elbette. Bu ülkenin ve benimki de dahil olmak üzere birçok ülkenin tarihinde işçi sınıfının neyi talep ettiğine baktığımızda, görüyoruz ki işçiler ve yoksul kesimler okul talep etmişler, saygın iş talep etmişler, sendikalar ve sağlık hizmeti talep etmişler. Mücadele sonucu bu taleplerin elde edilmesi kısmi kazanımlardır. Hakim gruplar, hegemonyalarını kurabilmek için, kimi tavizler verirler. Hakim sınıfların çabası, denetimi ellerinde tutarak en az tavizi verebilmek yönündedir. Ne var ki, süreç içinde ezilen kesimlere kimi tavizler vermek zorunda kalırlar. Kanımca, eğitim de bu büyük kazanımlardan biriydi. Benim ülkemde ve diğer birçoklarında, insanlar bu hakkı elde edebilmek için mücadele ederken öldüler. Hakim gruplar, Nancy Fraser’ın 'ihtiyaçlar ve ihtiyaç söylemleri' olarak tanımladığı şeyi kullanırlar. Educating the  ’ Right’ Way      (Sağ’lıklı Eğitim) kitabımda bundan bahsediyorum (Türkçe’de yeni basılan derlemedeki kimi makaleler de bu kitaptandır.) Bu kitapta, hakim grupların tabandan gelen taleplere nasıl dikkatlice kulak verdiklerini anlatıyorum. Bu talepleri dinliyorlar, buradaki dili çalıyorlar ve iktidarlarını tehlikeye düşürmeyecek şekilde olabilen en güvenli reformları yapıyorlar. Bu son derece mükemmel bir şekilde kullanılan bir strateji. Bu, hakim sınıfların toplumsal alan üzerinde egemenliklerini korumak için bir taviz olarak verdikleri eğitimin aynı zamanda bir kazanım olduğunu da gösterir. Eğitimin sadece tabi kıldığını söylemek ciddi bir tehlike teşkil eder. Evet, bu doğrudur. Ancak eğitim basit bir şekilde sadece iktidarı yansıtan bir ayna değildir; eğitim aynı zamanda bir mücadele alanıdır da. Hem, dün konferansta da bahsettiğim gibi, eğer okullar tamamıyla sermayenin istediğini yapıyor olsalardı, sermaye okullar konusunda bu kadar kızgın olmazdı. Yani eğitim kavramının içinde tam da  özne’ meselesinin ikili yönünü gündeme getiren bir durum vardır. Biliyorsunuz, kişi tabi kılınarak özneleştirilebildiği gibi, aynı zamanda  tarihin öznesi’ de olabilir. Size ülkemdeki ırk politikasıyla ilgili somut bir örnek vereceğim. Birleşik Devletler sadece sınıf ve cinsiyet açısından anlaşılamaz. Irk son derece belirleyici bir unsurdur. 1952-54′lere dek tıpkı Güney Afrika’daki gibi ırk ayrımı sistemi vardı. Gerek kölelik zamanında gerekse sonrasında, Afrika kökenli Amerikalıların cahil bırakılmaları temel bir stratejiydi. Öğretmenler, okuma yazma öğrenmek isteyen köleler kırbaçlanırdı. Eğitim ve okul hakkı tanımamanın ötesinde, tehlikeli olarak görülürdü. Ve eğitim hakkı Afrika kökenli Amerikalıların, Marksist terminolojiyle söylersek, sadece kendinde-sınıf değil, kendi-için sınıf olmalarını sağladı. Dolayısıyla, eğitim siyahların örgütlenmelerinde ve dönüşümlerinde çok önemli bir dinamikti. Okul hakkı mücadelesinde öğrendikleri ve geliştirdikleri taktikleri daha genelleştirerek ekonomiye ve daha sonra da tüm ırk ayrımı sistemine uyguladılar. Yani eğitim sadece bir ayna değil, aynı zamanda gerçek taktik ve mücadelelerin vazgeçilmez bir parçasıdır. Bence eğitimi sadece sistemin bir yansıması, sadece tabi kılan bir aygıt olarak görmek hakim sınıfların kafasında olan şeyi verir: eğitimin insanların mücadele etmeyi öğrendikleri bir mücadele alanı olduğunu unutmak. Geçen günkü konferansta bundan bahsetmiştim. Bu çok önemli. Ben siyahi bir çocuk babasıyım, büyük oğlum siyah. Ve gördüğüm kadarıyla, okullarda kimlik mücadelesi merkezi bir öneme sahip. Bence eğer bu şekilde bakmazsak eğitimi mistikleştiririz. Birçok insan için, örneğin işçi sınıfı için, hayatlarındaki en önemli kurum çocuklarını doğrudan etkileyen kurumlardır. Eğer insanların karşı-hegemonya mücadelesine katılmalarını istiyorsak, başlayabileceğimiz birkaç yer var. Bunlardan birisi ücretli ya da ücretsiz, ev içi, ya da dışarıda sömürüye dayalı işyerleri. Diğeri ise okul. İnsanların duygusal bağları olan yerlerden başlamanız gerekir. Ve tekrar etmek isterim ki, okulları sadece pasif özneler yaratan makineler olarak görmek çok tehlikeli bir bakış. Asıl soru şu, bu mücadeleleri nasıl iç içe geçirebiliriz ki insanları, öznenin olumlu anlamıyla, tarihin özneleri yapalım -hem zaten onlar tarihin özneleri değil mi?
Otonom: Yaklaşımınızdan, eğitim alanındaki mücadele ile diğer tüm toplumsal alanlardaki mücadeleleri iç içe geçirmenin gerekli olduğunu düşündüğünüzü anlıyoruz. Elbette, bir reçete isteyecek değiliz, ancak eğitim mücadelesi (öğrenci hareketi) tüm toplumun kurtuluşuna yönelik bir özgürleşme projesinin parçası olabilir mi? Yani bütünlüklü emek hareketi içinde eğitim mücadelesinin rolü nedir?
Apple: Bu çok kolay bir soru! Çünkü hayatımın yarısından fazlasını meşgul eden soru tam da bu. Şaka yapmıyorum, bu konu üzerine gerçekten çok yazdım. Ancak on kitabı iki üç dakikada özetlemek elbette çok zor. İlk başta, okul ve eğitimi ayırt etmek gerekir. Ciddi bir özgürleşme projesi için kimi kültürel ön koşullar vardır. Eğer sadece okullardaki öğretimle daraltırsak, eğitim kavramına zarar veririz. Okul eğitimin bir parçasıdır, ancak eğitim çok daha geniştir. Kültürel mücadeleler, kimlik mücadeleleri, dil üzerine mücadeleler, tarih mücadeleleri, dünyayı anlama mücadelesi, Freireci bir görüş olarak sözcükler üzerine mücadele -yani kelimelerle oynayarak ifade edecek olursak- alemi ve kelamı anlamaya ve dönüştürmeye yönelik bir mücadele… Bunlar herhangi bir eğitim mücadelesi, özgürleşme projesi, devrimci bir eylem için ön koşullardır. Meşhur kültür eleştirmeni Raymond Williams’ın sevdiğim bir ifadesi vardır:  uzun devrim’. Öylesine basit ve bir o kadar da mükemmel bir ifade. Dönüşümler göz açıp kapayıncaya kadar olmaz. Işık yandı, her şey değişti. Yavaş ve son derece acılı inşa süreçleri sonucunda değişim yaşanır. Yani Thermidor deneyimi değildir. 1917′de Potemkin Zırhlısı’ndan sokaklara dökülerek olmadı devrim. Devrime dönüşen hareketleri inşa etmek, uzun ve sabırlı çabalar gerektirir. Aynı şekilde, Türkiye’de de yaşanan en büyük dönüşümlerden biri toplumsal cinsiyet alanındaydı. Hala devam etmesi gereken devasa dönüşümler yaşandı. Bunların olabilmesi için fabrikalarda, işyerlerinde, evlerde ve sokaklarda yüzlerce yıllık örgütlü pedagojik ve kültürel çalışma gerekti. Ama bitmiş bir proje değil; tüm projeler biraz bitmemiştir. Ve devam edebilmesi için, bilinçlerin dönüştürülmesi gerekir; kolektif eğitim devam etmeli. Dolayısıyla ben, eğitim olmadan bir özgürleşme projesi düşünemiyorum. Eğitim öylesine kurucu bir unsur ki. Bence  Burada mücadele var, dışarıdaki eğitimin bunda rolü ne olabilir ki?’ diye düşünmek son derece aptalca. Elbette bunlar beraber gidiyor. Buradaki sorun, eğitimi sadece okulla özdeşleştirmemiz. Yine, arkadaşım ve çok başarılı bir yazar olan Nancy Fraser’ın belirttiği gibi, iki tür mücadele vardır: tanınma mücadeleleri’ ve  yeniden dağıtım mücadeleleri’. Ve kimi zaman, bu iki mücadele birbirinin önünü kesebilir. Birçok postmodern teori tanınırlık ve toplumun bilincindeki değişimler, kültürel mücadeleler üzerinde durur. Ve ne yazık ki, bunlar kimi zaman yeniden dağıtım mücadelelerinin yerine geçer. Bir söylem olarak sınıf, bir şekilde ortadan kalkmış durumda. Ve kanımca şu anda önümüzde duran görev, bu iki tür mücadeleyi nasıl bir tür karma öznellik içinde bir araya getirebileceğimizin yollarını araştırmak olmalı. Eğitim mücadeleleri diyebileceğimiz kimlik ve kültür üzerine yürüyen mücadelelerin nasıl daha geniş mücadeleler, örneğin işyerlerindekilerle iç içe geçirilebileceği bence önemli bir soru. Okulların bu konuda oynayabileceği rol üzerine çok yazdım, Educating the  Right’ Way kitabında bu konu hakkında birçok şey var. En son The State and the Politics of Education (Devlet ve Eğitim Politikaları) kitabımda Porto Alegre’den ve oradaki yurttaş okulları deneyiminden bahsediyorum. Bu okullarda tarihin özneleri olarak öğrencilerde yeni kimlikler, ailelerde ise iradesi olmayan pasif özneler olarak görmek yerine, yeniden dağıtıma katılabilen tamamen radikalleşmiş yurttaşlar olarak yeni kimlikler yaratılıyor. Tüm bunların katılımcı bütçe süreciyle ilişkisi, devletin eğitimci olmadığı, tabandan o sefalet içindeki gettolardan gelen sıradan yurttaşların nasıl devleti eğitebilecekleri ve piyasanın işleyişine nasıl karşı çıkabildiklerini anlatıyorum. Bence Porto Alegre’de bunun nasıl yapılabileceğine dair çok önemli deneyimler var. Kültürel mücadeleler yoluyla insanlar nasıl hareket geçirilir? Devleti ve ekonomiyi dönüştürmede kültürel mücadelelerin nasıl bir rolü olabilir? Yani, bunlar sadece teorik meseleler değildir; bugün gerçekleşen çok ciddi pratikler var. Son olarak, kısmen İstanbul’a benzeyen yerlerdeki kimi okul deneyimlerini anlatan Democratic Schools (Demokratik Okullar) kitabımda yazdıklarımdan bahsetmek istiyorum. Buralarda okullar toplumla son derece iç içedir ve Kürtçe’nin durumuna benzer şekilde birçok dil imha politikasıyla karşı karşıyadır. Devlet de eğitimle ilgili bu tür meselelerin gerçek bir ayaklanma alanı haline gelmesinden son derece rahatsızdır. Bu hayatımın temel güdülerinden birisidir: sadece hayatı anlamak değil, harekete geçme alanlarını ve yöntemlerini bulmak. Bir şeyleri anlamaya çalışabiliriz, ama sadece akademik kaygılarla anlamamamız gerekir. Eğer kitap yazarsak ve bunlar satılıp okunursa iyi güzel. Ama somut eylem alanları nelerdir, nerededir? Anlamanın asıl nedeni budur. Bu yüzden hayatımı toplumsal hareketlere adadım. Elbette yazdığım kitaplar için de kendimi suçlu hissetmiyorum.
Otonom: Belki Türkiye tarihini biliyorsunuz, belki de bilmiyorsunuz. Bu ülkede üniversite hareketinin çok önemli bir tarihi vardır. Özellikle 1960′lı yıllarda, öğrenci hareketinin bütünlüklü siyasal harekette ve emek hareketinde belirgin bir yeri vardır. Ancak şimdi eğitimin rolü değişti. Önceden, ilericilik anlamında toplumsal sorumluluğu kendine içkin bir şekilde hisseden  aydın’ kavramı vardı. Ancak şimdi itiraf etmeliyiz ki, öğrenciler kendilerini…
Apple: …daha geniş bir hareketin parçası olarak hissetmiyorlar?
Otonom: Evet, hatta toplumun bir parçası olarak da hissetmiyorlar. Kapitalist sistem herkesi bireycileştirmiş durumda. Daha geniş anlamda toplumsal bir sorumluluk hissetmiyorlar. Aslında kişilikler, insanların dünyayı algılayış biçimleri değişmiş durumda. Siz de mücadelenin içindesiniz; siz mücadeleyi nasıl görüyorsunuz? Sizin ülkenizde ve başka yerlerde öğrenci hareketi ile genel olarak emek hareketi arasındaki ilişkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Apple: Çoğu ülkede üniversite öğrencileri çok önemli bir rol üstlenmişlerdir: Toplumun vicdanı olagelmişlerdir. Örneğin, bir keresinde, hükümet karşıtı bir protesto olarak kendilerini yakan öğrencilerin tarafında bir konuşma yapmaktan dolayı Güney Kore’de tutuklanmıştım. Öğrenciler askeri diktatörlüğe ölümü göze alarak karşı çıkıyorlardı. Bense diyordum ki:  Eğer eğitimin önemini anlamak istiyorsanız, buraya bakın. İşte küller burada! Bu insanlar, tüm yaşamlarını organik olarak toplumu dönüştürmeye adamış durumdalar. Çünkü onlar düşünmek ve konuşmak için özgür olmanın değerini biliyorlar.’ Yani, bir çok ülkede öğrenciler toplumsal vicdanı temsil eder. Kore’de bu gençler son derece açık ve net bir şekilde diyorlardı ki:  İşte ölüm saçan hükümetin yaptıkları. Bu yaşananların nasıl bir katliam olduğunu göstermek için kendimi öldüreceğim.’ Bu, bir insanın hayatta söyleyebileceği en güçlü ifadelerden biri. Elbette insanların kendini öldürmesi beni çok üzüyor, ama bunu anlayabiliyorum. Söylediğim gibi, neo-liberalizm asla tek başına var olmaz, neo-liberalizm projesinin bir parçası da yeni-muhafazakarlıktır. Eğitim alanında neo-liberalizm, hemen her zaman kimi kültürel ihtiyat projeleriyle beraber gelir. Sermaye her şeyi metalaştırdığı için, istikrara ihtiyaç duyar ve kültürel olarak da benim oldukça tehlikeli bulduğum vatanseverlik, milli gündemler, milliyetçilik vs. gibi projeleri destekler. Aslında artan standartlaşma, sınavlar, merkezi eğitim sistemiyle bu gündemlerin yakından ilişkisi vardır. Her şeyin ticarileştiği ve metalaştığı bir toplumda insanların rahat hissedebilmeleri için, kimi kimliklerin ve aidiyet duygularının yaratılmasının gerekli olduğundan bahsetmiştim. Yaşamın her alanı metalaştığına göre, niye öğretmenlerin ya da  aydın’ların bundan muaf kalmalarını bekleyelim ki? Bu süreçten etkilenmemek son derece zor. Gündelik hayatın yapılanışı, alışkanlıklar hep bu meseleyle ilgilidir. Bununla ilgili somut bir örnek vereyim: Televizyonu ve radyoyu düşünün. Eskiden Amerika’da ya da Londra’da toplu taşıma araçlarını kullanırken, kitap okuyan ya da birbiriyle konuşan yüzlerce insan görürdüm. Artık metroda, tramvayda ya da otobüste herkesin kulağında kulaklıklar; ya CD çalar ya da walkmanden Amerikan rapi veya başka bir popüler müzik dinliyorlar. Sonuç olarak, bu alışkanlık toplumsal açıdan yalnızlaştırıcı bir şey. Televizyon da benzer bir örnek. İlk başta televizyon teknolojisi icat edildiğinde, tiyatro gibi bir salonda büyük bir ekran karşısında insanların bir araya gelip izleyecekleri bir şey düşünülmüştü. Ne var ki, komünal bir deneyim olarak yaşanan, gruplar halinde insanların satın aldığı durumda para kazanılamadığı görüldü. Asıl para, herkes kendine bireysel bir televizyon seti aldığında yapılabilirdi. Şimdi televizyon izleme oranları birçok ülkede çığırından çıkmış durumda, özellikle de çocuklar arasında. Çocuklar okuldaki süreden daha fazlasını televizyon karşısında geçiriyor. Buradaki deneyim nedir? Bir odada, duygu halleri tamamen kontrol altına alınmış olarak, izole edilmiş bir şekilde oturulur. Ne zaman tuvalete gidileceği ya da yemek yenileceği bile reklam aralarıyla belirlenir. Bunu öyle sıradan bir örnek olsun diye anlatmıyorum. Bu, bence gündelik hayatın düzenliliklerinin nasıl kapitalizm tarafından belirlendiğini gösteriyor. Zamanımızın çoğunu geçirdiğimiz şeyler kişiyi toplumdan tecrit eden, soyutlayan, yalnızlaştırıcı deneyimler. Yani, Bourdieu’nün habitus dediği, hayatın kendisi, oturuşumuz kalkışımız, hangi durumlarda rahat hissettiğimiz, yaşamımızın hamuru, yani tüm kültürel formlar bu şekilde belirleniyor. Bu durumda zaten üniversiteye geldiğinizde, özneleşmiş yani, tabi kılınmış oluyorsunuz. Yani, artık kolektif bir insan değil, sadece bir birey olarak kendinizi algılıyorsunuz ve öyle algılanıyorsunuz. Kabul etmek gerekir ki, şu anda tüm dünya ekonomisi bir kriz içinde. Artık öyle kariyerler falan yok, sadece işler var, son derece esnek, güvencesiz, her an değişebilir. Her zaman risk vardı; ama şu anda gündelik hayattaki bireyciliği güçlendiren bir başka durum ise, insanların toplumsallığı düşünmelerine fırsat vermeyecek kadar risklerin artmış olması. Son derece istikrarsız, seni hiçbir şekilde dikkate almayan bir ekonomide, bu tür şeylere girişmek gençlerde endişe yaratıyor. Burada kırk yıl mı çalıştın, gözünün yaşına bakmadan seni kapı dışarı edebilirler. Dışarıda günlük hayat böyle. Öğrenciler de aptal değil, ekonomiden anlıyorlar. Şimdi bizse, bu anlayışı anlamlı ve ilerici bir şekilde kullanabiliriz.  İstediğin gelecek bu mu? Öyleyse, kolektif olarak harekete geç ve değiştir.’ diyebiliriz. Ama ne yazık ki, artık bu konuda eskisi kadar iyi değiliz; çünkü dilimiz, söylemimiz sağ tarafından çalındı. Bu yüzden biz metalaşmaya, özelleştirmeye, ticarileşmeye karşı çıkarken, birçok öğrenci için bu normal bir durum, çünkü ekonomiden anladıkları zaten bu. Bu yüzden ben yanlış bilinç gibi kavramları pek sevmiyorum. Öğrenciler salak değil. Dışarıda neler olduğunun farkındalar. Görmemek için kör olmak lazım (Bu kelimeyi kullandığım için beni bağışlayın. Bu tür kavramları kullanırken dikkatli olmak lazım. Körlüğü bir hastalık gibi kullandığım için özür dilerim.). Yani, olan biteni görmemek imkansız. Ve sağ bunu örgütleme konusunda çok başarılı. Diyorlar ki,  Daha çok İngilizce öğrenmen lazım, çünkü ekonominin dili bu.’,  Sosyoloji ya da felsefe yerine işletme okuman gerekir, artık bunlar pek revaçta değil.’ Her şey öyle bir düzenlenmiş durumda ki, insanları yaşananlara omuz silkip sırtını dönmeye zorluyor. Dolayısıyla, artık toplumun vicdanı olabilmek çok zor. Ama elbette hala çok önemli şeyler oluyor. Quebec’te, Kaliforniya’da, Seattle’da ve İtalya’daki protesto eylemlerine bakarsanız, buradakilerin hala büyük bir kısmını öğrencilerin ve gençlerin oluşturduğunu görürsünüz. Bu yüzden, kesin yargılara varmadan önce dikkatli olmalıyız. Aslında hiç umursamadığını düşündüğümüz gençlerden umudumu kesmiyorum. Tabii burada medyanın payını da unutmamak lazım. Medyanın küçümseyen tavrı aslında ikiyüzlü. Yapılan başarılı kitlesel eylemleri hiç duymuyoruz; basın sadece işin şiddet yönünü gösteriyor. Zıvanadan çıkmış, McDonalds’ı taşlamak dışında bir iş yapmayan bir grup anarşist olarak yansıtıyorlar. Bunun iyi mi kötü mü olduğu başka bir mesele; ama asıl sorun medyanın işin vicdani yönünü değil, sadece şiddeti göstermesi.
Otonom: Elbette, öğrenci ve gençlerin muhalif gücü ve enerjisi, sistem ve temsilcileri için her zaman bir tehdit olmuştur. Son zamanlarda, tüm Türkiye’deki üniversitelerde öğrencilere toplamda 2000 kadar soruşturma açıldı. Soruşturma gerekçeleri arasında, üniversitelerin ticarileştirilmesi ve YÖK’e hayır demekten  ideolojik’ halay çekmeye ve gitar çalmaya kadar birçok şey var. Ama asıl neden, üniversiteleri yeniden yapılandırma sürecinde ve NATO çok önemli toplantılarından birisini Türkiye’de yapmadan önce, tüm muhalif sesleri kesmek.
Apple: Söylemek istediğim son bir şey var ve sonra da ne yazık ki gitmem gerek. En çok saygı duyduğum kesimlerden birisi gerçekten de öğrenci eylemciler. Ben ve eşim de gençken böyleydik. Şimdi dönem çok daha tehlikeli. Tüm bu olanlara karşı çıkmak muazzam bir cesaret gerektiriyor. Ve  Riskler her ne olursa olsun, toplumun organik bir aydını olarak davranmam, kendimi ve öğrendiklerimi toplumsal harekete taşımam gerekir.’ diyebilen grupları ve öğrencileri yürekten takdir ediyorum. Bunlar ülkenin vicdanını temsil ediyorlar ve merkezi öneme sahipler.
Otonom: Röportaj için çok teşekkür ederiz.
Apple: Ben de teşekkür ederim ve eğer sonrasında da sorularınız olursa, benimle irtibata geçebilirsiniz.

kaynak: http://otonomlar.org

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Paulo Freire: Yaşamı, Eğitim Felsefesi Ve Uygulaması Üzerine Prof. Dr. Serap Ayhan

Paulo Freire: Yaşamı, Eğitim Felsefesi Ve Uygulaması ÜzerineProf. Dr. Serap AyhanÜnlü Brezilyalı eğitimci Paulo Freire'in, son 30-35 yıl içinde, yetişkin eğitimi alanında dünya çapında önemli bir isim olduğunda kuşku yok. Yetişkin eğitimi yazınında, Freire'in eğitim düşüncesine ve adı ile anılan yöntemine ayrı bir başlık altında ya da tüm metnin satır aralarında olsun yapılan bir gönderme, yorum ya da ondan getirilen bir katkı ile karşılaşmamak olanaksız. Paulo Freire, eğitim dünyasında daha çok radikal bir eğitimci olarak tanınmakla birlikte, onun farklı felsefi duruşlardaki ve siyasal görüşlerdeki tüm eğitimcilerin ve okurların ilgisini çektiği açıktır. Bunun nedenlerinden biri, kanımca en azından, genelde eğitimin ve özelde yetişkin eğitiminin felsefi ve psikolojik temelleri üzerinde bir yeniden-düşünmeyi harekete geçirmesi ve insanların kendi öğrenme-öğretme eylemlerini sorgulamalarını uyarmasıdır. Gerçekte, Torres'in belirttiği gibi, "Pedagojide bugün neden Freir…

Eleştirel Pedagojinin Vaadi / Henry A. Giroux

Eleştirel pedagoji, etik bir referanstır ve eğitimcilere, ailelere, öğrencilere ve diğerlerine, öğretmenin master testlerine ya da düşük düzeyli iş becerileri edinmeye  indirgenmediği, aklın, anlamanın, diyaloğun ve eleştirel sorumluluğun tüm öğretim üyeleri ve öğrenciler açısından ulaşılabilir olduğu bir yer olarak, demokratik bir kamusal olarak kamusal eğitimi yeniden kazanmaları için bir eylem çağrısıdır. Kamusal eğitim, bu anlamda, muhakeme özerkliğinin ve eylem özgürlüğünün eşitlik, özgürlük, adalet gibi demokratik gerekliliklerle biçimlendiği koşulları korumak ve genişletmek için sürekli bir mücadele alanıdır. (Kalkedon Yayınları, 2008)

"Alternatif Eğitim Modelleri" - Dr. Bülent Akdağ

Alternatif eğitimin, mevcut eğitime karşı çıkışı dile getirmekten öte bir paradigmayı işaret ettiğini ve kavramın bir insan felsefesi ile ilintisini belirtmeden, alternatif eğitim paradigması çerçevesinde karakterize olan modellerin ortaya çıkışlarını, uygulama süreçlerini ve yapısal dönüşümlerini anlamak olası değildir. Eğitimde “insanı görme biçimi” her toplumsal dönemde kavramın anahtarını veriyor. İnsan doğasının ne olduğuna ilişkin sahip olunan tutumlar, kaygılar, tasarılar ve ütopyalar ile eğitimin işleyen yapısı içinde oluşan problemlerin tıkanma noktaları alternatif eğitim tarihinin izdüşümünü oluşturmaktadır. Kimi kez radikal ve anarşist söylemlerle kimi kez kendiliğinden ve farkındalıksız adımlarla kazanılan ivme, özünde, insan doğasına “iyimser” bakışın heyecanıyla sarfedilen bir çabanın sonucudur. Şurası bir gerçektir ki, alternatif eğitim modelleri olarak karşımıza çıkan paradigmanın, henüz bir paradigma olmadığı dahi iddia edilebilir. Diğer taraftan uygulama fırsatı bulm…